Gökalp’e Göre Türkçülük
Nedir ?
Gökalp’e göre Türkçülük,
"Türk milletini yükseltmektir". Türkçülük,
Türk milletinin fertlerini lisanca, dince, ahlakça ve bediiyatça
müþterek kýlmak, yani ayný terbiyeyi vermek kýsaca
"harsta birlik" vücuda getirmektir. Gökalp, Türkçülük
programýný tatbik edebilmek içinde altý ilke
ortaya koymuþtur (Çalýk,1985:68).
1. Lisaný Türkçülük
2. Bedii Türkçülük
3. Ahlaki Türkçülük
4. Hukuki Türkçülük
5. Dini Türkçülük
6. Ýktisadi Türkçülük
7. Siyasi Türkçülük
8. Felsefi Türkçülük
Bu, Türkçülüðün
ilk programý idi. Böylece "Türkçülük"de
yeni bir safha baþlýyordu. "Ýlmi", "edebi", "siyasi"
Türkçülükten sonra Gökalp’le "Doktriner Türkçülük"
baþlamýþtý. Türkçülük yolunda
yaptýðý bu yenilik hakkýnda Fuad Köprülü
þöyle bir deðerlendirme yapýyor. "Yaratýcý
ve toplayýcý bir kudrete malik olan bu harikulade insan,
bu cereyan içindeki daðýnýk fikirleri toplamýþ,
onlardan yeni ve umumi bir "terkip" vücuda getirerek milli cereyanýn
programýný ve felsefesini çizmiþtir" (Çalýk,
1985:73).
1.Lisani Türkçülük
Gökalp dili yazý dili ve konuþma
dili olarak ikiye ayýrýyor. Ve bunlardan, Ýstanbul
lehçesinin konuþma dili olduðunu ve konuþulmayýp
yazýlan Osmanlý lisanýn da yazý dili olduðu
söylüyor. Bu farklýlýðýn yalnýzca
Osmanlýda olduðunu baþka yerlerde böyle bir faklýðýnýn
olmadýðý söylüyor. Bu halin normal olmadýðýný
ve bir hastalýk hali olduðunu belirtiyor.
Bu hastalýða çare
olarak ise, ya yazý dilini ayný zamanda konuþma dili
haline getirmek, yahut konuþma dilini yazý dili haline getirmek
gerekir. Bunlardan birincisinin mümkün deðildir. Çünkü
Osmanlýca tabii bir deðil, suni bir dildir. Bu durumda konuþma
dili, yazý dili haline getirilebilir. Ayrýca, Türkçe’deki
yabancý, ek, edat ve sigalar atýlmalýdýr. (Gökalp.1976:106).
2. Bedii Türkçülük
Gökalp Türklerde bedii zevkin çok
yüksek olduðunu söyler. Türklerin yaptýklarý
mermer heykellerin Yunan heykellerinden kalýr yaný yoktur.
Ayrýca Selçuklularýn, Harzem Türklerinin, Osmanlýlarýn
ve Akkoyunlularýn yapmýþ olduklarý camiler,
saraylar, türbeler ve köprüler dünyanýn
en güzel örnekleridir.
Türkler Edebiyatta oldukça güzel
eserler ortaya koymuþlardýr. Ancak bunlar Osmanlýlýlarýn
hatasý yüzünden ihmal edilmiþtir.
Gökalp edebiyatýmýzý
yükseltebilmek için "iki sanat müzesinde terbiye görmemi
gerektiði inancýndadýr. Bunlardan birincisi, halk edebiyatý,
ikincisi garp edebiyatýdýr (Gökalp, 1987:122-124)
3. Ahlaki Türkçülük
Gökalp "ahlak"ýn mahiyetini açýklarken,
insana rehberlik eden üç kýlavuzdan bahseder ki, bunlar
ilim, dehâ, ve ahlaktýr. Bunlardan ilim normali, deha orijinali,
ahlak da ideal"i, mefkureyi tayin eder.
Bu üç unsuru bir mertebe sýralamasýna
tabi tutan Gökalp, bunlardan en aþaðýya ilmi koyar.
Ýlimden sonra deha gelir ve kýymetçe ilimden yüksektir.
Bu üstünlüðün sebebini þöyle açýklar:
Ýlim usul vasýtasýyla yapýlýr. Herkes
çalýþarak az çok ilim sahibi olabilir. Fakat
deha fýtratýn bir ürünüdür. Herkes çalýþmakla
dahi olamaz. Dahi usulden de istifade ederse de, asýl ibda
vasýtasý ilhamdýr. Dahilerin ruhlara verdiði bedii
vecdler de ilim adamlarýnýn temin ettikleri menfaatlerden
daha yüksektir. Büyük bir þair, büyük
bir musikiþinas bir millete coþkun bir neþe, taze bir
hayat verebilirler. Ýlimin faydalarý ise tedrici ve ekseriye
maddidir.
Dehanýn ilimden üstün olduðunu
iddia eden Gökalp’e göre, ahlak da dehadan üstündür.
Çünkü ona göre ahlakýn kýymeti, diðer
içtimai kýymetlerle ölçülebilmekten münezzehtir.
Ahlaki bir eksikliðin hiçbir ilmi veya dahihane meziyetle telafi
edilemeyeceðini belirtir (Çalýk,1985:86).
Türklerin ahlaki yönden diðer
milletlerden üstün olduðu söyleyen Gökalp, Ahlaký
beþe ayýrmýþtýr. Bunlar; 1. Vatani, 2.
Mesleki, 3. Ailevi, 4. Medeni (þahsi ahlak), 5. Mesleki Ahlak (Gökalp,1987:132).
4. Hukuki Türkçülük
Hukuki Türkçülüðün
üç gayesi vardýr. Bunlar
a. Türkiye’de asri (modern) vücuda
getirmek,
b. Mesleki velayetleri velayet-i amme müdahalesinden
kurtarmak,
3. Bir asri aile vücuda getirmektir.
Birinci gayenin yani asri bir hukuk vücuda
getirmenin ilk þartý da, milli hukukun bütün þubelerini
teokrasi ve klerikalizm kalýntýlarýndan büsbütün
kurtarmaktýr.
Ýkinci gaye olan mesleki velayetleri,
velayet-i ammenin müdahalesinden kurtarmak için, mütehassýslarýn
salahiyetine dayanan meslek muhtariyetlerini tesis etmektir. Bunun için
de yeni esasa dayanan bir medeni kanun ile ticaret, sanayi ve ziraat cemiyetleri
vücuda getirmek ve darülfünun, baro, tabipler cemiyeti,
muallimler cemiyeti, mühendisler cemiyeti gibi teþkilatlarýn
muhtariyetine dair kanunlar yapýlmalýdýr.
Hukuki Türkçülüðün
üçüncü gayesi "asri" aile vücuda getirmektir.
Bunun için ailede erkekle kadýnýn müsaviliðine
dayanan hukuki düzenlemeler yapýlmalýdýr. Yapýlacak
olan bu düzenleme ile kadýn ve erkek nikahta, telakta, mirasta,
mesleki ve siyasi haklarda müsavi olmasý temin edilecektir(Göaklp,1987:153-154).
5. Dini Türkçülük
Gökalp’e göre dini Türkçülük,
dini kitaplarýn, hutbelerin ve vaazlarýn Türkçe
olmasýdýr. Buna sebep olarak da dini kitaplarýn anlaþýlamamasýnýn,
dinin hakiki mahiyetine mani olacaðýný ve manasý
bilinmeyen hutbe ve vaazlarýn da dinin mensubuna zevk vermeyeceðini
gösterir (Gökalp,1987:155).
6. Ýktisadi Türkçülük
Ýktisadi tekamül, içtimai
tekamülle paralel olarak meydana gelir. Ýçtimai tekamülde
milletin meydana geliþi, iktisadi tekamül de "milli iktisadýn
teþekkülüne paraleldir. Ýçtimai hayatýn
geliþmesinde iktisadýn büyük bir önemi vardýr(Gökalp,1987:160).
7. Siyasi Türkçülük
Türkçülüðün
siyasi mesleði halkçýlýktýr. Türkçülük
ancak asri cereyanlarla uyuþabilir. Klerikalizm, teokrasi ve istibdatla
itilaf etmesi mümkün deðildir.
Halkçýlýðýn
esasý, cemiyet içinde kast, ocak, sýnýf diye
bir takým inhisarcý yahut imtiyazlý zümre ve
tabakalarýn bulunmamasýdýr(Gökalp,1987:162-163).
8. Felsefi Türkçülük
Gökalp düþünce ameliyesini
ikiye ayýrýr: Bunlardan birincisine "muakale" adýný
verir. Bu kelimeyi felsefe karþýlýðý olarak
anlayan Gökalp’e göre muakale hiçbir faydayý amel
edilmeksizin, hiçbir ameli tatbikatý istihdaf etmeksizin,
sýrf düþünmek için düþünmektir.
Ýkinci tip düþünceye "tedebbür" adýný
verir ki, bu da ameli ihtiyaçlarýn þevkiyle ve fayda
temini maksadýyla düþünüþtür.
Fen adamlarýnýn yaptýðý
zihni faaliyet "tedebbür türündendir. Filozoflarýn
zihni faaliyetler ise "muakale" türündendir.
Türk Milletinde ferdi hayata hiçe
sayan bir vatan sevgisi vardýr. Gökalp buna "halk felsefesi"
adýný vermektedir. Ancak Türkler halk felsefesinde güçlü
olmasýna raðmen yüksek felsefede güçlü
deðildir. Türk milleti büyük feylesoflar yetiþtirememiþtir.
Bunun nedeni Türk Milletinin kabiliyetsizliði deðil iktisadi
sebeplerdir.
Felsefesi "düþünmek
için düþünmek" ya da "hasbi düþünce"
diye vasýflandýran Gökalp’e göre; bin türlü
derdi olan bir millet, yaþamak için kendini müdafaa etmek
için, hatta yemek ve içmek için düþünmeye
mecburdur. Düþünmek için düþünmek
için ancak ihtiyaçlardan kurtulmuþ olan ve çalýþmadan
yaþayan insanlara nasip olabilir. Türkler, þimdiye kadar
böyle bir huzur ve istirahata nail olamadýklarý için,
içlerinde hayatýný mukaleye vakfedebilecek az adam
yetiþebildi(Çalýk,1985:105-107).
GÖKALP VE ÝSLAMCILIK
Genel Olarak Ýslamcýlýk
Akýmý
Ýslamcýlýk siyasi manada
bir Ýslam birliði (pan-islamizm) arzusu olarak ortaya çýkmýþtýr.
Meydan Larouse, Ýslam birliðini þöyle tarif eder;
19. Yüzyýlýn ikinci yarýsýnda Ýslam
dünyasýnýn, karþýlaþtýðý
tehlikelerden kurtulmak amacýyla, halifenin etrafýnda toplanarak
batý dünyasýna karþý kurduklarý
birliktir.
19 yüzyýlýn ikinci yarýsý
bütün Ýslam dünyasý için felaketli
bir dönem olmuþtur. Ruslar orta Asya’yý iþgal etmiþtirler,
Ýngilizler Mýsýr’ý , Fransýzlar Tunus’u
himayeleri altýna almýþlardýr. Ýslamlýðýn
son müstakil kalesi olarak Osmanlý imparatorluðu kalmýþtý.
Müslümanlar için bir kurtuluþ çaresi lazýmdý
ki o da ancak bir Ýslam birliði olabilirdi.
Ýslam birliði, siyasi bir doktrin
olarak ilk defa Cemaleddim Afgani tarafýndan ortaya kondu. Afgani
(1838-1897)’ye göre, Ýslamýn çökmesinin
sebebi, Ýslamlýðý yýkmak peþinde
koþan Hýristiyan Avrupa’nýn saldýrgan emperyalizm
idi. Bu yüzden, yabancý istilacýlarý kovmak,
imtiyazlarýný kaldýrarak, gerçek Ýslam
itikatýný eski haline getirmek ve bütün Müslümanlarý
meþru hükümdarlý halifenin idaresinde bir devlet
halinde birleþtirmek gerekiyordu.
Siyasi birlik teþebbüsünden
baþka, Ýslam dünyasýnda fikri ve ahlaki yönden
de bir ýslahata giriþmek fikri hasýl olmuþ ve
bu fikrin önderliðini de yine Cemaleddin Afgani yapmýþtý.
Ýslamcýlýðýn
Osmanlý devletinde yayýlmasý ise, bu da Türkçülük
gibi devletin zaafa uðradýðý, içerde isyanlarýn
ve dýþarýda maðlubiyetlerin olduðu bir döneme
rastlar.
Osmanlý münevverlerinin Ýslamcýlýðý,
ilk baþlarda daha ziyade kültürel bir "Ýslamcýlýk"dý.
Ýslam hukuku olan þeriatý, asrýn icaplarýna
göre yeniden yorumlamak. Ülke sýnýrlarý
içindeki Müslümanlar arasýnda Ýslam’ý
ortak kültürel deðer olarak kabul ettirmek ve hiç
olmazsa devletin Müslüman olan tebaasýný Osmanlý
sýnýrlarý içinde tutmak gayesine yönelik
bir Ýslamcýlýktýr(Çalýk, 1985:108-109).
2. Gökalp’te Ýslamcýlýk
Gökalp, dini içtimai fonksiyonu
yönünden ele alýr. Bu içtimai faydasý nazar-i
itibara alýrken de hedef aldýðý þey, Ýslamiyet’in
Türkçülük hareketine nasýl faydalý
olacaðýydý.
Gökalp’in Ýslamcýlýk
daha doðru bir ifade ile Ýslamlaþma düþüncesi,
"din" hakkýnda kanaatlerinin tabii bir neticesidir.
Gökalp "Hars ve Medeniyet" adlý
makalesinde harsýn milli olduðunu ileri sürer ve bir milletin
dini, ahlaki, hukuki, mukalevi, bedii, iktisadi ve fenni hayatlarýnýn
ahenktar bir mecmuasýdýr der.
Din, böylece milli bir vasýf
kazanýnca, Ýslamcýlýðýn da aðýrlýk
noktasý "Türkçülük" olan bir ideolojinin ayrýlmaz
bir parçasý olacaðý muhakkaktý(Çalýk,1985:118)
Ziya Gökalp göre ilim ne kadar
ilerlerse ilerlesin yine de cemiyetin bir takým ihtiyaçlarýný
temin etmeyecektir. O halde toplumun bir takým ihtiyaçlarýný
temin edecek bir mukaddes güce ihtiyaç vardýr ki bu
da dindir.
Ýlmin vazifesi, zihinlere tedbir öðretmek,
dinin gayesi kalplere tevekkül ilham etmektir. Tedbirin verdiði
umid-i naku tevekkül’ün bahþettiði i’timad-ý
kavi ile tamamlaþýr.
Gökalp, dinin fonksiyonunu, bu þekilde,
insanlara tevekkül aþýlayarak, kuvvetli bir itimat telkin
etmesi olarak gösterir. Yani ilim müþahhas çareyi
bulur ama çaresinin olmadýðý yada geciktiði
yerde din, insanlara tevekkül etmesini öðreterek, ilmin eksik
býraktýðý tatmin hissini tamamlar(Çalýk,1985:120).
Gökalp göre dinin fonksiyonlarýndan
birisi fertlere ve cemiyetlere þahsiyet vermesidir.
BATICILIK
Batýcýlýk, Osmanlý
imparatorluðunda baþlayýp Cumhuriyet Türkiye’sinde
yeni boyutlar kazanan, Batý Avrupa’nýn toplumsal ve fikirsel
bileþimini eriþilmesi gereken bir hedef olarak gören yaklaþýmdýr.
Bu görüþ bazen ýlýmlý bir biçimde
ortaya çýkmýþ, bazen çok köktenci-geleneksel
kültür öðelerimizi eleþtiren ve karþýsýna
çýkan boyutlar kazanmýþtýr.
Ancak sözcüðün kendisi,
daha çok Batýyý her hususta örnek almak isteyenlerin
yaklaþýmýný adlandýrmak için kullanýlmýþtýr.
Batýcýlýðýn
Ýlk Devresi
Osmanlý imparatorluðu, Batý
uygarlýðý adýný verebileceðimiz kültür
bütünüyle iliþkisini hiçbir zaman kesmemiþtir.
Ne var ki imparatorluðun yükselme devrinde, Osmanlýlar
kendi uygarlýklarýný Batýnýnkinden üstün
saymýþlardýr. Batýnýn bir "model" olarak
izlenmesi bir sorun olarak ortaya çýkmamýþtýr.
Ýmparatorluðun gerilemeye baþlamasýyla, niçin
gerilediði sorusu, önce devlet yönetiminin bozulduðu
ileri sürülerek, daha sonra belki de yüzeyleþen bir
tutumla Batýnýn askeri üstünlüðü
gösterilerek cevaplandýrýlmýþtýr.
Bugün yapýlan araþtýrmalardan bu tür aramalarýn
Osmanlý sivil bürokrasisinde (kalimiye) þekillenmiþ
olduðunu anlamaya baþlýyoruz. Böylece, daha 18. Yüzyýlýn
baþlarýnda, Batýnýn askeri kurumlarýnýn
ve silah gücünün imparatorluðu nasýl getirilebileceði
önemli bir devlet sorunu olmuþtur.
Bu düþünceler, III. Ahmet
zamanýnda (1703-1730), bilhassa 1720’lerden sonra, sadrazam Nevþehirli
Ýbrahim Paþanýn (1718-1730) desteðiyle teþvik
görmüþtür. Batýcýlýðýn
bu ilk devresinde Batýnýn askeri teknolojisinin savaþtaki
rolü ve savaþýn sonucunu kýsmen Tanrýya
býrakma þeklindeki köklü inanç tartýþýlmýþtýr.
Zamanla (1780’lerde) bunun karþýsýnda, savaþta
en çok teknolojinin sonuç vereceði görüþü
belirecekti.
Gerilemeyi din bütünlüðünün
yitirilmesine baðlayan biraz farklý görüþlerse
bir kýsým ulema arasýnda ortaya çýkmýþtýr.
Ýlk tepkiler: III. Ahmet devrinde
Batýdan gelen bir mülteci, ibrahim müteferrika, basýn
sanatýný Osmanlý imparatorluðuna getirmiþtir.
Bu dönemde imparatorlukta, Batý’nýn askeri eðitim
ve teknolojisi ile ilgili bilgilerine önem verilmeye baþlanmýþtýr.
Yine bu yýllarda yirmisekiz Mehmet
Çelebi, Niþli Mehmet Aða gibi devlet katýnda görevli
kimseler Avrupa’nýn "ahvali"ni öðrenmesi için çeþitli
baþkentlere elçi olarak görevlendirmiþlerdir. Öte
yandan Batý uygarlýðýnýn kiþinin
refahýna yönelik deðerleri Osmanlý idareci sýnýfýna
sýzmýþtýr (lale devri). Mahalli kültürün
kösteklenmesi olarak algýlayan Ýstanbul’un alt ve orta
sýnýflarý, devletin bu sýrada ortaya çýkan
zaafý karþýsýnda yeniçerilerle ve sadrazamýn
düþmanlarýyla birleþerek ayaklanmýþlardýr.
(Patrona isyaný). Batýyla kurulan iliþkileri halkýn
yararlarýnýn unutulmasý olarak deðerlendiren,
Osmanlý toplumun içinden kaynaklanan bu itiþ, Cumhuriyet
devrine kadar sürecek olan Batýlýlaþma ile birlikte
gelen bir etki-tepki mekanizmasýnýn ilk örneðini
teþkil eder. (Diðer örnekler; Kabakçý isyaný
1807, Kýsmen bir Nakþibendi þeyhinin teþvikiyle
þekillenen Kuleli vakasý 1859 ve 31 mart vakasý (13
Nisan 1909) hareketleri)
Batýnýn askeri kuruluþlarýndan
örnek alma çabalarý I. Mahmut (730-1754), I Abdülhamit
ve özellikle III. Selim zamanýnda (1789-1807) hýzlanmýþ
fakat geleneksel Osmanlý kültürün tepkisi ve geçimleri
tehlikeye girerlerin birleþen akýmlarýyla bir daha
sekteye uðratýlmýþtýr. Batýda sürekli
Osmanlý elçiliklerinin kurulmasý bu devreye rastlar.
Avrupa’yla ilgili ilk sistematik deðerlendirmeler, devamlý diplomatik
iliþkilerinin bir ürünü olarak Batýda görevlendirilen
Osmanlý hariciye memurlarýndan gelmiþtir. Osmanlý
Ýmparatorluðu için Batýnýn genel bir "model"
olarak kullanýlmasýna dayanan Tanzimat teklifleri de buradan
kaynaklanmýþtýr.
Ýkinci Abdülhamit Dönemi
Batý fikirlerinin iyice anlaþýlmaya
baþlandýðý bir devre sultan II. Abdülhamit
(1876-1909) devridir. Bunun sebebi yeni kurulan okullarda okuyanlarýn
ve yabancý dil bilenlerin artmasý olduðu kadar, Padiþahýn
kendisinin Batýyý bir bakýma "model" olarak almýþ
olmasýdýr. II. Abdülhamit, "Batýcýlýðý"
batýnýn tekniðini, idari sistemini ve bilhassa askeri
teþkilatýný ve eðitimini alma þeklinde anlýyor.
Bu amaçla Harbiye, Mülkiye, Askeri Týbbiyenin programlarý
geliþtirilmiþ, okullarda bilgili bir kuþak yetiþmiþtir.
Her üç kuruluþun öðrencileri ders programlarý
icabý 19. Yüzyýl müspet bilimlerinin Batýnýn
esas güç kaynaðýný oluþturduðunu
görüyorlardý.
Böylece Batýyý, Batýda
geliþtirilen müspet bilimle bir tutan bir kuþak yetiþti.
Bu kuþak Batýyý ayný zamanda güçlü
olmaya pirim veren bir uygarlýk olarak görmeye baþladý.
Batýcýlýðýn güçlükle bir
sayýlmasý, eski dinsel deðerlerin ancak milli gücü
artýrdýklarý oranda önemli olduklarý kanýsýný
yerleþtirdi. Bu fikirler padiþaha karþý muhalefeti
Avrupa’da sürdüren Jön Türkler arasýnda etkili
olduðu için, "hürriyetin ilanýndan sonrada (1908)
Jön Türklerin politikasýnda izini sürdürdü.
II. Abdülhamite karþý koyarak uzun zaman Avrupa’da bulunmuþ
Jön Türklerden Ahmet Rýza bey ve Abdullah Cevdet, Avrupa’da
geçirdikleri yýllar boyunca artan bir þekilde bu düþüncenin
etkisinde kalmýþlardýr.
II. Meþrutiye Dönemi
Ýkinci Meþrutiyet dönemi
açýlmadan önce, 1905 yýlýnda, Japonlarýn
Ruslara yenilgiye uðratmalarý, geleneksel deðerlerin modern
bir medeniyette saklanýlabilirliði konusunu gene ön plana
itilmiþtir. Acaba Osmanlýlar, Japonlarýn yaptýðý
gibi, Batýnýn tekniðiyle yetinip, kendi deðerlerini
saklý tutabilir miydiler ? Mehmet Akif, bu tezleri 1908’den sonra
ortaya atan belirgin kiþiler arasýnda yer alýr. Böylece
1908-1918 yýllarý arasýnda Batýyý "taklit"
etmeye karþý koyan Ýslamcý bir akým görüyoruz.
Ýkinci meþrutiyetin hakim siyasal
kuruluþu Ýttihat ve Terakki Partisi’nin düþüncesinde
Batýnýn "güçlülük" ile bir tutulmasý
devam etmiþtir. Ancak bu eðilimin karþýtý
adýný verebileceðimiz bir diðer eðilim de Ýttihat
ve Terakki tarafýndan korunmuþtur. Bu da Ziya Gökalp’in
Batýnýn toplumsal özelliklerini araþtýran,
bu özelliklerden hangi oranda yararlanýlabileceðini arayan
tutumudur (Mardin, 1997:9-17).
ZÝYA GÖKALP’ÝN BATICILIK
ANLAYIÞI
Ziya Gökalp dönemindeki öteki
yazarlar, düþünürler gibi çaðdaþlaþma
kelimesi yerine "muasýrlaþma" ve çaðdaþlýk
yerine de asriyet (modernizm)’i kullanmaktadýr.
Türkleþmek, Ýslamlaþmak,
muasýrlaþmak adlý eserinde söylediklerine göre
asriyet (modernizm) de alet (outil)den tekevvün eder. Bir zamanýn
muasýrlarý, o zamanda fen hususunda en müterakki olan
milletlerin yaptýklarý ve kullandýklarý bütün
aletleri imal ve istimal edebilenlerdir. Bugün bizim için muasýrlaþmak
demek, Avrupalýlar gibi zýrhlýlar, otomobiller, tayyareler
yapýp kullanabilmek demektir; muasýrlaþmak, þekilce
ve maiþetçe Avrupalýlara benzemek deðildir. Ne
zaman malumat ve sanayi konusunda Avrupalýlara ihtiyaç duymayýz,
o zaman muasýrlaþmýþ olduðumuzu anlarýz.
Asriyet ihtiyacýnýn bize Avrupa’dan
yalnýz ilmi ve ameli aletlerle fenlerin iktibasýný
emrettiðini, Avrupa’da dinden ve milliyetten doðan, binaenaleyh
bizde de bu membalarýn taharrisi lazým gelen birtakým
manevi ihtiyaçlarýmýz olduðunu, fakat aletler
ve fenler gibi bunlarýn da "Garptan istiaresi gerekmediðini
söyleyen Ziya Gökalp, sýra "manevi ihtiyaçlar"a
gelince, bunlarýn Batýdan alýnmasýna karþýdýr
(Gökalp,1976;12)
Ziya Gökalp modern araçlarla
fenlerin geliþmesinden doðan çaðdaþ uygarlýðýn
"müspet ilimlerle müstenit yeni bir beynelmilelliði getirmekte
olduðunu, hatta hakiki beynelmilelliðin din yerine ilme dayalý
olduðunu söylemektedir (Gökalp,1976:12).
Öte yandan gene ayný kitabýnda
"muasýrlaþmak tabirinin manasý"nýn "asri" olan
medeniyet zümresinin gittikçe tekamül eden ilim ve marifetinde
hiçbir milletten geri kalmayacak surette faik bir mevki ihraz etmek
olduðunu belirtiyor (Gökalp,1976:41)
Asýr terbiyesinin maddiyat sahasýnda
kalmayarak maneviyat alemine tecavüz ettiði dakikada Ýslam
ve Türk terbiyelerinin hukukuna taarruz etmiþ olacaðýný
söyleyen Ziya Gökalp "Türkçülüðün
Esaslarý" adlý kitabýnda bu sefer kültür
kavramý çerçevesinde ayný konuyu daha ayrýntýyla
ele almaktadýr.
Türkçülüðün
Esaslarýnda Ziya Gökalp daha çok batýdan kültür
alanýnda neleri alabileceðimizi, neleri alamayacaðýmýzý
ele almaktadýr.
Türkçülüðün,
Türk milletini yükseltmek demek olduðunu söyleyen Ziya
Gökalp, Türk milletini yükseltmek amacýyla Batýdan
alýnabilecekleri ve alýnamayacaklarý belirleyebilmek
için "hars" ve "medeniyet" kavramlarýný yeni
içeriklerle tanýmlayarak, sýnýrlarýný
birbirinden ayýrýr, belirler.
Hars ile medeniyet birbirinden ayýran,
harsýn bilhassa duygulardan, medeniyetin bilhassa bilgilerden mürekkep
olmasýdýr. Ýnsanda duygular usule ve iradeye tabi
deðildir. Bir millet diðer bir milletin dini, ahlaký, bedii
duygularýný taklit edemez.
Bir medeniyet ancak milli harsla aþýlanýrsa,
ahenktar bir vahdet haline alabileceðini düþünen Ziya
Gökalp’e göre. Medeniyet, iptida milli harstan doðduðu
halde, bilahare komþu milletlerin medeniyetinden de bir çok
müesseseler alýr. Fakat, bir cemiyetin medeniyetinde fazla
bir inkiþafýn süratle husulü muzýrdýr.
Medeniyetin fazla bir inkiþafý
da milli harsý bozar. Milli harsý bozulmuþ olan milletlere
dejenere milletler namý verilir.
Medeniyet ve harsý bu þekilde
sýnýrlayan Ziya Gökalp’e göre Türkçülüðün
vazifesi, bir taraftan yalnýz halk arasýnda kalmýþ
olan Türk harsýný arayýp bulmak, diðer cihetten
garp medeniyetini tam ve canlý bir suretle alarak milli harsý
aþýlamaktýr.
Tanzimatçýlarýn büyük
bir hatasýnýn da iki medeniyetin birleþmesinden "bir
irfan halitasý" yapmaya çalýþmalarý,
"sistemleri büsbütün ayrý umdelere istinat eden iki
makus medeniyetin imtizac edemeyeceðini düþünememiþ
olmalarý, olduðunu söyleyen Ziya Gökalp’e göre
"Doðu uygarlýðý ile Batý Uygarlýðýný
bir araya getirmeye çalýþmak Ortaçaðla Yakýnçaðý
birleþtirmeye çalýþmak" demektir.
Doðu uygarlýðýna ait
olup býrakmamýzý gerekli gördüðü
þeyleri "Rum ilimleri" adýyla anýlan ki bunlar arasýnda
Aristo’nun Ýstidlal mantýðý, Rumi takvim, Rumi
saat gibi þeyler var. Gökalp’e göre, bunlarý býrakmakla
Türkçülümüz ve Müslümanlýðýmýzdan
hiçbir þey kaybetmeyiz, çünkü bu býrakacaðýmýz
þeyler dinimize, milletimize iliþkin þeyler deðildir.
Bir yandan Batý medeniyetini girilmesini,
bir yandan da milli vicdanýn uyandýrýlmasýný
isteyen Ziya Gökalp, medeniyetle kültürü birbirinden
ayýrýyor ve kültürün iki anlamýný
da ayrý ayrý yeniden kavramlaþtýrmaya çalýþýyor.
Fransýzca "Culture" kelimesinin iki
ayrý manasý olduðunu, bunlardan birinin "hars" diðerinin
de "tehzip" tabiriyle çevrilebileceðini söyleyen Ziya Gökalp’
e göre "hars" hakkýnda bütün yanlýþ
anlamlar "culture" kelimesinin çift anlamlýlýðýndan
doðmuþtur.
"Hars"ýn "halkýn" ananelerinden,
teamüllerinden, örflerinden, þifahi veya yazýlmýþ
edebiyatýndan, lisanýndan, musikisinden, dininden, ahlakýndan,
bedii ve iktisadi mahsullerinden ibaret olduðunu, bu bedialarýn
hazinesi ve müzesi halk olduðunu için "hars" in demokratik
olduðunu söyleyen Gökalp’e göre "tehzip" ise yalnýz
yüksel bir tahsil görmüþ, yüksek bir terbiye
ile yetiþmiþ hakiki münevverlere mahsustur.
Tehzibin esasý, iyi bir terbiye görmüþ
olmak; makulatý, güzel sanatlarý, edebiyatý,
felsefeyi, ilmi ve hiçbir taassup karýþtýrmaksýzýn
dini gösteriþsiz, samimi bir aþk ile sevmektir. Görülüyor
ki tehzip, hususi bir terbiye ile husule gelmiþ hususi bir duyuþ,
düþünüþ ve yaþayýþ tarzýdýr.
Hars ile tehzibin farklarýný þöyle sýralamaya
devam eder. Hars ile tehzibin ikinci farký, birincisinin "milli",
ikincisinin "beynelmilel" olmasýdýr. Bir insan harsýn
tesiriyle, belki de yalnýz kendi milletinin harsýna kýymet
verir. Fakat tehzip görmüþse baþka milletlerin harslarýný
da sever ve onlarýn lezzetlerini de tatmaya çalýþýr.
Binaenaleyh, tehzip, temas ettiði insanlarý biraz insaniyetçi,
biraz müsamahakar, her ferde, her millete karþý hayýrkah
ve itikatçý yapar.
Hars ile tehzibin bu ikinci farký,
"bizi milliyetçilik ve beynelmilliyetçilik" meselesinde derinleþmeye
sevk eder. Ziya Gökalp göre millet, ayný harsta müþterek
olan fertlerin heyet-i mecmuasýdýr. Beynelmilliyet, ayný
medeniyetle müþterek olan milletlerin heyet-i mecmuasýdýr.
Beynelmilliyete "medeniyet zümresi"de denebilir.
Ziya Gökalp, çaðdaþ
uygarlýða girmek için yalnýzca sanayide geliþmeyi
saðlamayý yeterli görmemektedir. Baþka milletlerin
asri medeniyete girmek için mazilerinden uzaklaþmaya mecbur
olduklarýný, halbuki Türklerin asri medeniyete girmeleri
için yalnýz eski mazilerine dönüp bakmalarýnýn
yeterli olduðunu söyleyen Ziya Gökalp sanayinin, fennin dýþýndaki
alanda, kültürde çaðdaþlaþmanýn
saðlanabilmesi için Batýya yönelinmesinden çok
ya da en az o kadar eski Türk kültürüne yönelinmesini
istemektedir. Çünkü istikbale ait bütün tekamüllerin
Türkün eski harsýnda mevcut olduðunu düþünmektedir.
Ziya Gökalp’e göre; Biz medeniyetçe,
irfanca, iktisatça ve tenzipce Avrupa milletlerinden çok
geri kalmýþ olduðumuzu inkar etmemeliyiz ve medeniyetçe
onlara yetiþmek için bütün kuvvetimizle çalýþmalýyýz.
Fakat hars itibariye hiçbir milleti kendimizden üstün
görmeyiz. Bize göre, Türk harsý dünyaya gelmiþ
ve gelecek olanlarýn en güzelidir (Kaygý, 1992: 164).
Uygarlýk kavramýyla uygar (medenilik)
kavramýnýn birbirine karýþtýrýlmasýdýr.
Eski zamanlarda, toplumlar þu üç durumdan birinden sayýlýrdý:
Vahþilik, göçebelik, uygarlýk. Bugün, vahþilik
sözcüðü bilim dünyasýndan büsbütün
dýþarý atýldý. Çünkü,
eskiden vahþi denilen ilkel toplumlarýn da kendilerine özgü
birer uygarlýðý olduðu ortaya çýktý.
Öyle ki, bu toplumlarýn kimi evrim aþamalarýndan
geçtikleri anlaþýldýðýndan, bunlarla
ilgili ilkel toplumlar teriminin kullanýlmasýnda bile duraksayanlar
var.
Uygarlýðýn bütün
insan toplumlarýnda var olduðu görülünce, bunun
hayvan topluluklarýný kapsayýp kapsamadýðý
sorunu ortaya çýkar. Uygarlýk, birtakým kurumlarýn,
yani düþünüþ ve uygulanýþ biçimlerinin
tümüdür. Hayvan topluluklarý ise, organik kalýtýmla
geçen içgüdülerle yönetilirler. Bunlarda iþbölümü
ve yaptýklarý iþlerde uzmanlaþma bile kalýtým
yoluyladýr. Egemen olan, iþçi, asker gibi sýnýflar,
görevleri için gerekli olan organlarla birlikte dünyaya
gelirler. Hayvan topluluklarýnda, gelenek ve eðitim yoluyla
geçen kurumlara benzer hiçbir þey yoktur. Bu yüzden
bunlar da uygarlýðýn varlýðýný
kabul etmemek gerekir. Öyleyse, uygarlýk üzerine aþaðýdaki
iki esas gerçek olarak ileri sürebiliriz.
Uygarlýk, birtakým kurumlarýn
tümüdür. Oysa yalnýz bir ulusa özgü olan
kurumlarýn tümüne kültür denilir. Yalnýz
bir inanlaþ topluluðuna özgü kurumlarýn tümüne
de din adý verildiði gibi. Bu iki kavram karþýsýnda,
uygarlýk kavramýnýn yeri ne olabilir. Toplumbilimine
göre, kültürleri ve dinleri ayrý olan bir çok
toplumlar arasýndaki ortak kurumlarýn tümüne uygarlýk
adýný vermemiz uygun olur. Demek ki kültürce ve
dince birbirine yabancý bulunan toplumlar, uygarlýkta ortak
olabilirler. Kültürdeki uyuþmazlýklar nasýl
dindeki ortaklýða engel deðilse, kültürün
ve dinin ayrý olmasý da uygarlýktaki ortaklýða
engel olamaz. Örneðin, Yahudilerle Japonlar, gerek kültür,
gerek din bakýmýndan Avrupalýlara yabancý olduklarý
halde, uygarlýkça Avrupa uluslarýyla ortaktýrlar.
Uygarlýk sorunun belirsiz kalmasýnýn
bir nedeni de, uygarlýðýnýn yalnýz bir
türlü olduðunu sanmaktýr. Oysa uygarlýkta çeþitlidir.
Örneðin, bugün Avustralya budunlarý baþka bir
uygarlýk çevresi, Kuzey Amerika Hintlileri baþka bir
uygarlýk çevresi, Afrika budunlarý ve Okyanusya budunlarý
da baþka çevresini oluþtururlar. Ýlkçaðda
Akdeniz kýyýlarýnda yaþayan uluslar arasýnda
ortak bulunan bir Akdeniz uygarlýðý vardý. Bundan
eski Yunan uygarlýðý; Yunan uygarlýðýndan
da Eski Roma Uygarlýðý doðdu. Bu son uygarlýktan
da Doðu ve Batý Uygarlýklarý doðdu. Asya’nýn
doðusunda da bir Uzak Doðu Uygarlýðý vardý.
Çinliler, Moðollar, Tunguzlar, Tibetliler, Çin Hindi
budunlarý þimdi bile o uygarlýktandýrlar.
Uygarlýk çevrelerinin kendilerine
özgü coðrafya alanlarý ve bu alanlarýn belirli
sýnýrlarý var. Örneðin bir masal ya da bir
gereç belirli bir noktaya deðin yayýyor, ondan öteye
gidemiyor. Çünkü her uygarlýðýn
baþka bir dizgesi vardýr. Sanki her uygarlýðýn
baþka bir mantýðý, baþka bir güzellik
anlayýþý, baþka bir yaþam görüþü
vardýr. Bundan dolayýdýr ki uygarlýklar birbirine
karýþamýyorlar. Yine bundan dolayýdýr
ki, bir uygarlýðý bütün sistemiyle benimsemeyenler,
onun kimi bölümlerini alamýyorlar, özümlemiyorlar.
Alsalar bile sindiremiyorlar özümseyemiyorlar. Uygarlýðýn
da, din gibi dýþýndan deðil, içinden almak
gerekir. Uygarlýk da týpký din gibidir. Ona da ilkin
inanmak ve yürekten baðlanmak gerek ! Bu noktaya iyi anlamamýþ
olan Tanzimatçýlarýn, bizi Avrupa uygarlýðýna
(görünüþü almak yoluyla) sokma giriþimleri,
bundan dolayý kýsýr kaldý.
Uygarlýklarýn coðrafya
sýnýrlarý ayrý olduðu gibi tarihsel evrimleri
de birbirinden baðýmsýzdýr. Bu evrimlerin de bir
baþlangýcý ve bir sonu vardýr. Fakat uygarlýk
topluluklarý, kültür topluluklarýndan daha geniþ
olduklarý için yaþama süreleri de öbürlerinin
yaþama sürelerinden daha uzundur.
Bundan baþka, bir ulus evriminin yüksek
aþamalarýna çýktýkça, uygarlýðýný
da deðiþtirmek zorunda kalýr. Örneðin Japonlar,
son yüzyýlda Uzakdoðu uygarlýðýný
býrakarak batý uygarlýðýna girdiler.
Bu konuda, en belirgin örneði Türklerde
görürüz. Çünkü, Türkler toplumsal
evrimlerinin üç ayrý aþamasýnda birbirlerine
benzemeyen üç çeþit uygarlýk topluluðuna
girmek zorunda kaldýlar: Türkler, budun devleti hayatý
yaþarken, Uzakdoðu uygarlýðýna girme zorunluluðunu
duydular. Bugün ulusal devlet dönemine geçtikleri sýrada
da içlerinde Batý uygarlýðýna girme çabasýný
güden güçlü bir akým oluþtuðunu
görürüz.
Uzakdoðu uygarlýðýnýn
izlerini özellikle sözlü geleneklerden ayrýlmayan
bilgisiz halk kesimlerinde rastlayabiliriz. Bu halk kesiminin inanmakta
bulunduðu "tandýrname" kurallarý, Uzakdoðu uygarlýðýna
esas olan inançlarla eylemlerin sürüp gelmesidir. Masallar
eski yaþam öyküleriyle, mitlerin kalýntýlarýdýr.
Bir yandan eski Türk diniyle Uzakdoðu uluslarýna özgü
dinlerin karþýlaþtýrýlmasý, öbür
yandan bunlarýn toplamý ile þimdilerde bilgisiz halk
arasýnda yaþamakta bulunan tandýrname kurallarý
ve masallar arasýndaki karþýlaþtýrmalar,
bu gerçeði ortaya çýkarmaya yeterlidir.
Türklerin Ýslam dinine girmesiyle,
Doðu uygarlýðýna girmesi ayný zamanda oldu.
Bu nedenle birçoklarýnýn gözünde, Doðu
uygarlýðýna, Ýslam uygarlýðý
demek daha doðru görünüyor. Oysa, dinleri ayrý
olan toplumlar, ayný uygarlýktan olabilirler. Uygarlýk
dinden ayrý bir þey deðildir. Böyle olmasaydý,
dinleri ayrý olan topluluklar arasýnda ortak hiçbir
kurumun var olmamasý gerekirdi. Din, yalnýz kutsal kurumlardan,
yalnýz inanýþlarla tapýnmalardan oluþtuðu
için, bunlarýn dýþýnda kalan, kutsal
olmayan kurumlar, örneðin bilimler kavramlarla teknik araçlarla,
estetik kurallar dinin dýþýnda ayrý bir dizge
oluþtururlar. Matematik, doða bilimleri, biyoloji, ruhbilimi,
toplumbilimi gibi pozitif bilimler sanayiye ve güzel sanatlara özgü
teknikler, dinlere baðlý deðillerdir. Bundan dolayý,
hiçbir uygarlýk dinle ilgili olamaz. Bir Hýristiyan
uygarlýðý olmadýðý gibi, bir
Ýslam uygarlýðý da yoktur. Batý uygarlýðýný
Hýristiyan uygarlýðý saymak doðru olmadýðý
gibi, Doðu uygarlýðýna da Ýslam uygarlýðý
adýný vermek yanlýþtýr. Doðu uygarlýðý
ile Batý uygarlýðýnýn kaynaklarýný
Ýslam ve Hýristiyan dinlerinde deðil, baþka yönlerde
aramak gerekir.
Akdeniz uygarlýðý ilkçaðda
eski Mýsýrlýlarýn, Sümerlerin, Asurlarýn,
Finikelilerin vb.. yardýmýyla oluþmuþtu. Bu uygarlýk
eski Yunanlýlarda olgunlaþtýktan sonra Romalýlara
geçti. Romalýlar bu uygarlýðý, uyruklarý
altýna aldýklarý yüzlerce uluslara aþýladýktan
sonra Doðu Roma ve Batý Roma adlarýyla iki baðýmsýz
devlete ayýrdýlar. Fakat bu siyasal ayrýlýk,
yalnýz siyasal alanda kalmadý. Akdeniz uygarlýðýnýn
da Doðu ve Batý adlarýyla ikiye ayrýlmasýna
neden oldu. Avrupalýlar, Batý Romanýn mirasçýsý
olduklarý için Batý Roma uygarlýðýný
benimseyerek ilerlettiler. Bundan, þimdiki Batý uygarlýðý
ortay çýktý. Müslüman Araplarsa, Doðu
Roma’nýn siyasal izleyicileri olduklarý gibi uygarlýkta
da onlarýn yerine geçtiler. Doðu Roma uygarlýðý,
Müslümanlarýn eline geçince, Doðu uygarlýðý
adýný aldý.
Araplar mantýðý, felsefeyi,
doða bilimlerini ve matematiði, Bizans’tan çeviri yoluyla
aldýklarý gibi, belagat, aruz, dilbilgisi gibi estetik ve
dille ilgili bilimlerde de oradaki yöntemleri örnek tuttular.
Özet olarak, Araplar bilim, fen, felsefe adýna usa ve deneye
dayanan her ne varsa, Bizans’tan aldýlar. Sonralarý Acemler
gibi Türkler de bu bilgi ve ustalýklarý Araplardan aldýlar.
Doðu Roma uygarlýðýyla
Batý Roma uygarlýðý Ortaçað süresince
birbirinden pek ayrýlmadýlar. Müslümanlar, Doðu
uygarlýðýný büyük deðiþmelere
uðratamadýklarý gibi, Hýristiyanlar da Ortaçaðda
Batý uygarlýðýný büyük geliþimlere
ulaþtýramadýlar.
Avrupa’da Rönesans, reform, felsefe
yenilik, romantizm gibi ahlaksal, dinsel,, bilimsel, estetik devrimler
Ortaçað yaþayýþýna son verdi. Ýslam
dünyasýnda bu devrimler gerçekleþmediði için,
biz þimdi bile Ortaçað yaþayýþýna
son verdi. Ýslam dünyasýnda bu devrimler gerçekleþmediði
için, biz þimdi bile Ortaçaðdan kurtulamadýk.
Bu yönden, Avrupa iskoloastiðe son verdiði halde, biz daha
onun etkisi altýndayýz. Birçok yüzyýllar
yanyana gittikleri halde Doðu ile Batýnýn bu ayrýlýþýnýn
nedeni nedir ? Bu konuda tarihçiler birçok nedenler sayarlarsa
da biz, toplumbilimin gösterdiði nedeni daha doðru gördüðümüzden,
onu ileri süreceðiz: Avrupa’nýn büyük kentlerinde
toplumsal yoðunluðun artmasý toplumsal iþbölümü
gerektirdi. Uzmanlýklar ve uzmanlar ortaya çýktý.
Uzmanlýkla birlikte, bireylerde, bireysel kiþilik oluþtu.
Buhranlarýn gerçek yapýsý deðiþti.
Bu temeli devrimden yeni ruhta, mantýkça, ülküce
eski insanlara benzemeyen yeni insanlar doðdu. Bunlarýn ruhundan
fýþkýran yeni yaþayýþ, eski çerçevelere
sýðamazdý. Bu nedenle eski çerçeveler kýrýldý,
parçalandý. Özgür kalan yeni yaþayýþ,
yaratýcý gücünü her yana yönelterek her
alanda ilerleme ve geliþmeler ortaya çýkardý;
özellikle büyük sanayiyi oluþturarak, çaðdaþ
uygarlýðýn simgesini ortaya koydu.
Doðu ise, toplumsal yoðunlukta ileri
gitmiþ büyük kentler doðmamýþtý.
Var olan büyük kentler ise, nüfusça türdeþ
olmadýklarý gibi, kaynaþma olanaklarýndan, böylece
manevi yoksunluktan yoksundurlar. Bu yoksunluk dolayýsýyla
doðuda ne iþ bölümü ne uzmanlaþma ne bireysel
kiþilik, ne de büyük sanayi oluþmadý. Yeni
ruha, yeni bir yaþayýþa eriþemedikleri için,
doðu uluslarý zorunlu olarak uygarlýklarýný
Ortaçaðdaki biçiminden daha ileri götüremediler.
Siyasal güçler, yasama, yargý,
yürütme adlarýyla üçe ayrýldýðý
gibi, siyasal örgütle, dinsel örgütleri birbirinden
ayýrdýlar. Ýþbölümünün bu
görünümünden yargý örgütü güç
kazandýðý güç kazandýðý
gibi, ekonomik, bilimsel, estetik etkinliklerde iyice yetkinleþti.
Bu nedenle, Müslüman uluslar, önceleri Avrupalýlara
askerlik ve siyaset gücü bakýmýndan eþit,
dadasý kimi kez üstün iken, Avrupa’da iþbölümünün
oluþturduðu geliþmeler sonucu olarak, onlara oranla gittikçe
güçsüz bir düzeyde kalmaya baþladýlar.
Bu din ve yurt tehlikeler karþýsýnda
yalnýz bir kurtuluþ yolu vardýr ki o da bilimlerde,
sanayide, askerlik ve hukuk örgütlerinde Avrupalýlar gibi
ilerlemektir. Yani Uygarlýkta onlara eþit olmaktýr.
Bunun için de tek bir yol vardýr: Avrupa uygarlýðýna
tüm olarak girmek.
Bir zamanlar, Tanzimatçýlar
da bu gerçeði anlayarak, Avrupa uygarlýðýný
almaya giriþmiþlerdir Fakat onlar aldýklarý þeyleri
yarým alýyorlar, tüm almýyorlardý. Bundan
dolayýdýr ki ne bir gerçek üniversite yapabildiler,
ne uyumlu bir yargý örgütü kurabildiler. Tanzimatçýlar,
ulusal üretimi çaðdaþlaþtýrmadan önce
tüketim biçimlerini, yani giyim, kuþam, beslenme, yapý
ve döþeme dizgelerini deðiþtirdikleri için,
ulusal sanatlarýmýz tüm olarak ortadan kalktý,
buna karþý yeni biçimde Avrupalý bir sanayinin
çekirdeði bile oluþamadý. Bunun nedeni, yeterince
bilimsel inleme yapmadan, etkin bir ülkü ve kesin bir program
ortaya koymadan iþe baþlamak ve her iþte yarým
önlemli olmaktý.
Tanzimatçýlarýn büyük
bir yanýlgýsý da bize doðu uygarlýðýyla
Batý uygarlýðýnýn bileþiminden bir
kültür karýþýmý yapmak istemeleriydi.
Dizgeleri büsbütün ayrý ilkelere dayanan iki karþýt
uygarlýðýn uyuþamayacaðýný düþünememiþlerdir.
Þimdiki siyasal varlýðýmýzda bulunan ikilikler,
hep bu yanlýþ davranýþýn sonuçlardýr.
Ýki türlü yargý kurumu, iki türlü öðretim
kurumu, iki türlü vergi, iki türlü bütçe,
iki türlü yasa Gökalp, 1987:46-57).
KAYNAKLAR
BERKES, N.1975 Türk Düþününde
Batý Sorunu, Ankara, Bilgi Yayýnevi.
GÖÇGÜN, Ö.1992 Ziya
Gökalp’in Hayat Görüþü Hususi Mektuplarýna
Göre, Ankara, Türk Kültürünü Araþtýrma
Enstitüsü Yayýnlarý No:122.
GÖKALP ,Z.1987 Türkçülüðün
Esaslarý, 3. Baský, Ýstanbul, Ýnkýlâp
Kitabevi.
GÖKALP,Z.1976 Türkleþmek,
Muasýrlaþmak, Ýslamlaþmak, Ankara Kültür
Bakanlýðý Yayýnlarý No:4.
GÜNGÖR, E.1975 Türk Kültürü
ve Milliyetçilik, Ýstanbul, Ýrfan Matbaasý.
KAYGI, A.1992 Türk Düþüncesinde
Çaðdaþlaþma, Ankara, Gündoðan Yayýnlarý.
MARDÝN, Þ.1997 Türk Modernleþmesi
Makaleler 4, Ýstanbul, Ýletiþim Yayýnlarý.
ÞAPONYO, E.,B.1943 Ziya Gökalp
Ýttihat ve Terakki ve Meþrutiyet Tarihi, Ýstanbul Güven
Basýmevi.
TÜRKDOÐAN, O.1998 Ziya Gökalp
Sosyolojisinin Temel Ýlkeleri, Ýstanbul, M.Ü. Ýlahiyat
Fakültesi Yayýnlarý No:144.
TÜTENGÝL O.,C.1964 Ziya Gökalp
Üzerine Notlar, Ýstanbul, Varlýk Yayýnevi.
ÜLKEN, H., Z.1994 Türkiye’de Çaðdaþ
Düþünce Tarihi, 4.Baský, Ýstanbul, Ülken
Yayýnlarý.